Medyada arka arkaya paylaşılan şiddet içerikli haberlerin ortak bir dili var: “Yine…”
Yine bir kadın cinayeti, yine bir saldırı, yine bir çocuk istismarı…
Bu kelime yalnızca bir olayın tekrarlandığını anlatmıyor. Farkında olmadan çok daha güçlü bir mesaj taşıyor: “Bu olaylar sürekli oluyor ve kimse bir şey yapmıyor.”
Bu mesaj her zaman gerçeği birebir yansıtmak zorunda değil. Ancak dilin gücü, çoğu zaman gerçeğin önüne geçebiliyor. Şiddet haberlerinin bu biçimde sunulması, toplum üzerinde fark edilenden çok daha ağır bir psikolojik yük yaratıyor: cezasızlık algısı.
Cezasızlık algısı, bireylerde sürekli bir tetikte olma hâlini besliyor. İnsanlar sokağa çıkarken omuzlarında görünmez bir yük taşımaya başlıyor. Zihnin arka planında dolaşan sorular giderek çoğalıyor: “Ya haberlerde duyduklarımın benzeri benim başıma gelirse?”, “Ya kimse müdahale etmezse?”, “Ya yine ceza verilmezse?”
Toplumsal güven duygusu zedelendiğinde, toplumsal bağlar da zayıflıyor. Karşılıklı güven azalıyor, kaygı ise yavaş yavaş gündelik hayatın merkezine yerleşiyor. İnsan yalnızca yaşanan olaydan değil, belirsizlikten korkar hâle geliyor.
Peki sorun yaşanan olayların haber yapılması mı? Hayır. Asıl mesele, haberlerin nasıl ve ne şekilde sunulduğu. Bir suçun işlendiğini aktarmak elbette kamu yararı taşır. Ancak haberi yalnızca şiddetin kendisine odaklanarak vermek; suçun yaygın, önlenemez ve yaptırımsız olduğu algısını güçlendirebilir. Oysa aynı haberlerde, işlenen suçun ardından alınan cezaya yer verilmesi, yargı sürecinin fikri takibinin yapılması, olayın yalnızca anlık bir felaket olarak bırakılmaması bambaşka bir etki yaratır.
Bu yaklaşım, belirsizliğin yarattığı kaygıyı azaltır. Toplumun ruh sağlığını gözeten, daha etik ve sorumlu bir habercilik anlayışının gelişmesine zemin hazırlar. Çünkü suçun işlendiğini göstermek ne kadar haber alma özgürlüğünün bir parçasıysa, suçun sonuçsuz kalmadığını hatırlatmak da toplumsal psikolojik sağlamlığın bir parçasıdır. İnsanlar yalnızca adaletin varlığıyla değil, adaletin görünürlüğüyle de güvende hisseder.
Bu yazıyı kaleme almamın sebebi tam olarak burada ortaya çıkıyor. Bir psikolog olarak, medyada kullanılan dilin fark edilenden çok daha derin psikolojik etkiler yarattığını gözlemliyorum. Haberlerin sunuluş biçimi; bireylerin güvenlik algısından günlük kaygı düzeylerine, topluma ve birbirine duyulan güvenden sokakta yürürken hissedilen tedirginliğe kadar pek çok alanı şekillendirebiliyor. Eve dönerken hissedilen huzursuzluğun ya da yaygınlaşan toplumsal güvensizlik hissinin yalnızca yaşanan olaylardan değil, o olayların nasıl aktarıldığından da beslendiğini görüyorum.
Belki de bugün ihtiyacımız olan şey, daha fazla haber değil; daha fazla anlam. Yaşananları inkâr etmeden, görmezden gelmeden ama ruhu da ezmeden anlatabilen bir dil. Şiddeti ifşa ederken umudu tamamen tüketmeyen, adaletsizliği gösterirken çaresizlik hissini çoğaltmayan bir anlatı. Çünkü toplum, yalnızca yaşadıklarıyla değil, yaşadıklarını nasıl dinlediğiyle de şekillenir. Ve bazen aynı haberi anlatırken kurulan bir kelime; korkuyu da çoğaltabilir, güveni de yeniden kurabilir.
Klinik Psikolog Hatice Ada


